31 Aralık 2009 Perşembe

numaratör

yeni yıl gelince güzel şeyler dilemek adettendir...ama bi uzunca bir süredir, ne zaman bir dilek dilesem havada buhardan bir yazılı asılıp kalıyor:
"lütfen sıra numarası alınız!"
bu yıl birşey dilemiycem,nasıl olsa 6 milyar insandan bana sıra gelmeyecek.kendi göbeğimi kendim kesicem bundan sonra,oldu mu?



bence oldu valla...

28 Kasım 2009 Cumartesi

ilk

............

merhaba yeni hayat. burası paris. beş kuruş param yok cebimde. şimdilik, şu anda adını hatırlamadığım birinin yanında kalıyorum. çünkü dün annemle babam evi işgal ettiler ve oradan taşınmak zorunda kaldım. anahtarını nasıl ele geçirdiğimi bilemediğim dairenin anahtarını deliğe sokup çevirdiğimde onları çok telaşlı bir halde buldum. odama girdiğimde tavandan yere kadar inen, bembeyaz, devasa giysi dolaplarının kapaklarında birkaç adet kocaman oyuk buldum. en kalitelisinden olduğunu tahmin ettiğim meşeden yapılma, zeytuni yeşil kadife kaplamalı yemek odası takımına ait sandalyenin ise yalnızca tek bacağı sağlam kalmıştı. geçen ay aldığım büyük boy sırt çantasının her iki askısı birden dikiş yerlerinden sökülmüş, ne işe yaradığını hiç bilemediğim bezden yapılma maket kadının kol ve bacakları anlamsızca parçalanmıştı. babam ayakta dolanıp keyifle sigarasını yudumluyor, annemse yere oturmuş, sırtını kireç rengine boyanmış duvara yaslamış, tavanı seyrediyordu. "ben zaten bir iki şey alıp çıkıcaktım" deyip diğer odaya girdim. iki adet kitap, bir adet tişört, bir adet kot pantolon, bir adet yün örgüsü şal, bir adet fotoğraf, bir adet defter ve bir adet de kurşun kalem alıp bez torbaya sıkıştırdım. dışarı çıkabilmek için tek istikamet olan kendi odamın içinden geçip sokak kapısına ilerlerken bu defa birşey söylemedim. sanırım buna gerek yoktu, bunun gerekliliğini gösterecek bir beklenti yoktu odada. sükunet içinde merdivenlerden aşağıya doğru kıvrıldım.

...........
şimdi adını bilmediğim bir meydandayım. arkamda yüksekçe bir mermer paltform var. az önce bir kaç genç geldiler ve platformun üzerinde bağdaş kurup oturdular. bir perküsyon ekibi olmalı. daha önce hiç görmediğim bir sürü garip görünüşlü alet çıkardılar ve bağdaşlarının önüne dizmeye başladılar. o kadar yakınımdalar ki, onları izleyen diğer insanlar beni da onlardan biri sanıyor ve gençlere yönlendirilen bakışlardaki merak ve heves beni de kapsamına alıyor. ben de onlardan biriyim belki, neden olmasın? gençlerden sarışın mı yoksa kızıl mı olduğuna karar veremediğim, gözlüklü, ciddi olanı bana doğru iyice yanaşıyor. hiç konuşmuyor, nedenini anlayamıyorum, yüzündeki ciddiyet sanki sadece komünist manifestoyu seslendirebilirmişçesine bir izlenim bırakıyor bende.elini uzatıyor,ifadesindeki kararlılık hiç bozulmuyor ama yüzünde bir aydınlık oluşuyor.elini tutup ayağa kalkıyorum, eliyle "gel" işareti yapıyor. birkaç adım atıp kurdukları amatör sahnenin arkası diyebileceğimiz yere doğru yürüyoruz. üstüste yığılı aletleri işaret ediyor bana, sanırım içlerinden birini seçmemi istiyor. def e benzer zilli bir tanesini alıp yerime geri dönüyorum. bu adamların yanında ne işim var bilmiyorum ama işlerini öyle büyük bir samimiyet ve içtenlikle yapıyorlar ki etkilenmemek mümkün değil gibi. onların arasına karışıyorum işte, birazdan minik konserimiz başlayacak. etraftaki kalabalık giderek büyüyor, heyecanlanıyorum, ama şaşkınlıktan değil. kafamı kaldırıp önümüzdeki büyük meydanın karşısında, bize çok da uzak olmayan upuzun taş binaya bakıyorum. bulunduğum yerden eiffel görünmüyor ama sanki bu karşımdaki yapı yeryüzündeki herşeyden daha yüksekmiş gibi ihtişamla dikiliyor ve bize meydan okuyor. kendi rengi eski sarıymış, ama sonradan gökkuşağı renklerine boyamışlar. tepesi görünmüyor bile, belki de bulutların arasına karışmıştır. gözümün görebildiği en yüksek yerinde, kırmızıyla başlıyor kendini bize anlatmaya. kan kırmızısı tan kızıllığına dönüşüyor, sonra eflatun, sonra duman rengi, sonra gök mavisi ve sonra sıralı, sırasız diğerleri...şehrin bu uzun boylu sahibinin renklerine uygun bir düzenleme yapılmış. en yukardan en aşağıya kadar, sadece her kattaki minik pencereleri açıkta bırakacak şekilde duvarları elbiselerle dolu...rengarenk elbiseler...bir çeşit modern sanat sergisi olmalı" diye düşünüyorum, mankensiz defilesiz elbise sergisi görmeye alışık olmayan gözlerim bu cümbüşlü tablo karşısında kamaşıyor...gözlerimi asla kendisinden alamayacağımı sanırken, yüzüm göğe dönük, görkeminden donup kalmışken, yavaş yavaş müzik başlıyor...



...............
köşe başındaki kafenin döner kapısından hızla içeri giriyorum. cebimdeki parayla yalnızca dört paket sigara alınabilir. konserde önümdeki şapkanın içine para yerine yalnızca içinden birkaç dalı içilmiş bir sigara paketi koyulmuş. fazlasında gözüm yoktu zaten. açlık hissetmiyorum ama canım kahve istiyor. neyse ki kafede çalışanları artık tanıyorum. her zamanki yerime geçmeden, yarını da garantiye almak için kasaya doğru yürüyüp bir paket daha sigara alıyorum. sanırım sadece sigarayla besleniyorum, ağzımda ise dün gece yuvarladığım biralarla bir şişe şarabın tadı var...parayı kasanın önüne koydum paketi ise kırmızı hırkamın cebine. yanımdan girişte yer alan masalardan birinde oturduğunu gördüğüm biri geçiyor. deri pantolon giymiş, minik çelik lavhalarla donatılmış kalın bir kemerin altından sarkan ince bir zincir, yakaları yukarıya doğru kıvrılmış bir ceket ve içerisinde günlerdir yıkanmadığı belli olan bir tişört. saçlarının öyle dağınık ki, ne renk olduğunu bir türlü anlayamıyorum. öylesine doğal ki bu hali, ilk defa görmememe rağmen onun bu doğallığına şaşırıyorum, sanki dünyaya bu halde gelmiş gibi bir hali var. arkamdan doaşıp kasanın arkasına doğru geçiyor. kasadaki görevli sevimli bayanın kulağına eğilip belli belirsiz bir şeyler fısıldıyor. arkasını dönüp mutfağa doğru ilerlemeden önce ise küçücük bir bakış...kasadaki bayan bir oyun oynar gibi yarı munzır yarı ciddi bir tavırla ve hatta sanki birşeyleri saklar gibi yada önemli birşeyi örtbas etmeye çalışırcasına neşeyle, yüksek barın üzerine para üstünü koyuyor. yüzündeki güzel tebessümü alıp hırkamın diğer cebime koyuyorum ve masalardan her zaman oturduğum, pencere yanındakine doğru ilerliyorum. daha sipariş bile vermeden kocaman bir fincanda çikolatalı kahve geliyor masama. çantadan kitabı, defteri çıkarıp üzeri sarı ve pembe güllerle donatılmış şekerliğin yanına yerleştiriyorum. kalemi çıkarmak için elimi cebime atıyorum, kağıt paralar var sadece, avucuma alıp bakıyorum sadece, olması gerekenden öyle çoklar ki.



.....................

bunlar o adamın işi olmalı.adını bile bilmiyorum daha...işte orada, birkaç metre ilerde arkadaşlarıyla bir masada oturuyolarlar, kılıklarından hiç beklenmeyecek ölçüde bir sakinlikleri var. adam bana bakıyor...bu adam bana yardım ediyor...


kim bu adam?..
neden bana bakıyor?..
neden gözlerimin ta içine bakıyor?..
neden yüzü içimi ürpertiyor?..


...................

26 Kasım 2009 Perşembe

yalan mı?

hepimiz, salağız biraz aslında...ya da bazen...ama hepimiz daima akıllı değiliz.hatta biraz bile,bazen bile akıllı olamayanlarımız var...bence rehabilitasyon çözüm deil.birarada yaşamayı öğrenmemiz lazım.hoşgörü felan...tadı güzel gelmeyebilir ama yapıcak bişey yok,var bu insanlar,heryerdeler...ya da belki de, heryerdeyiz...

7 Kasım 2009 Cumartesi

bugün

bugün hiç unutamayacağım bi gün olsun isterdim.



biliyorum bu sefer de olmıycak.

baş belası

ekin: su koy!
gökçen:.....
ekin:bana su koymanı emrediyorum!
gökçen:düzgün konuşcaksın benimle!
ekin:konuşmazsam nolur?
gökçen: kalkar kendin koyarsın!
ekin:...
gökçen:...
ekin:...
gökçen:...
ekin: bana su verirsen sana beşbin dolar veririm...
gökçen:muhauhaua.beş bin işimiz görmez.
ekin:bana su koyarsan sana yüzbin dolar veririm.
gökçen:ikna olmadım.
ekin:bana su verirsen sana bi apartman dairesi alırım.
gökçen:yok ya!niye apatman dairesi?
ekin: senle beraber yaşamaktan sıkıldım da ondan!
gökçen:sieee....


not: gökçen 26,ekin 6 yaşında.

30 Ekim 2009 Cuma

kahkül etkisi

sıkıntıdan ne yapacağımı şaşırmış durumdayım.

dün bi ara aynaya baktım da kahküllerim uzamış,şekilsiz şekilsiz duruyolardı. dur lan ben bunları bi kesiyim dedim. ama gece saat iki buçuktu,üşendim. gerçi gece iki buçuk olduğu için üşendiğim şeyi sabah yedide yaptım. baya da iyi oldu ama,yamuk felan değil .

neyse, saçla başla işim bitince giyindim, biraz makyaj yapıp normal insan moduna girdiğime kanaat getirince çıktım evden. diş hastanesine gittim. her seferinde kayıt sırasına girmek gerekiyor. saçla uğraşırken oyalanmışım, bir buçuk saat sırada beklemek zorunda kaldım. ben sıranın en sonunda kulağımda kulaklıklar, ayça şen i dinleyip etraftakilere anlamsız ve hatta histerik gelen kıkırdamalar saçarken, içerdeki doktorlardan biri yanımdan geçip bahçeye çıkmak için birkaç adım attı. adam tahmini elli yaşında filan, babamla yarışır. o yanımdan geçerken beraberce harcadığımız iki saniye içinde nasıl baktı gözümün içine... yani bildiğin gözlerini başka yere çeviremiyor adam. böyle sanki adamın elinde büyümüşüm gibi hem babacan bi tavrı var, hem de sanki da vinci tablosuna bakar gibi hayran bir hali. o iki saniye geçmek bilmedi. önce beni gördü, bakışları gözlerimde sabitlendi, yüzü sıcacık yumuşadı, kocaman bir tebessüm belirdi suratının orta yerinde. bana gelirsek, önce şaşıran, sonra biraz garipseyen, sonra tebessüm ve hayran bakışlarıyla karşılaşıp bi daha şaşıran ve utanan bir profil çiziyorum. yani bana sorsan benim çehre şekilden şekile giriyor,hiç yüzüme bakılacak halim yok bence. ama adam artık bende nasıl bi cevher kaşfettiyse; ben de dayanamayıp, küçük bir tebessüm yollayınca kendisine nezaketen,tam adımını dış kapıdan atarken,yanımda durdu ve şöyle dedi:

maşallah.

o, adımlarını bahçeye doğru sıklaştırırken ben ardından kahkahalarla çınltıyordum hastanenin duvarlarını. bakındım,geri gelir mi diye, ben olay mahallini terkedene kadar görünmedi.

seni seviyorum doktor amca.

komik.

12 Ekim 2009 Pazartesi

kuş

penceremin pervazına bok niyetine radyoaktif madde bırakan kuş!burdan sana sesleniyorum!mermeri henüz delememişsin ama kalıcı hasar bırakmışsın!bi dahaki gelişinde kanatlarından birini kaybedebilirsin,aklın varsa bi daha buralara uğrama!

8 Eylül 2009 Salı

binbaşının eşşeğimi osuruyor burda!

pişt,tanrı!

evet sana diyorum.birbirimizi pek kaale almıyor olabiliriz.şimdiye kadar da bi hayrını görmedim,bu da bi gerçek.ama eğer ordaysan bugün benim için bişey yap.

bugün benim için güzel bişey yap,ok?

24 Ağustos 2009 Pazartesi

eskitme

ahşap çerçeveli pencerenin eskimiş mermerli pervazına yerleşmiş saksı çiçeği...yerinden öylesine memnun ki...

evin en güzel yeri burası...çünkü tozlar en güzel burdan görünüyor...hele de ılık öğleden sonralarda...

yıllar geçince alışkanlıklar da ihtiyarlamış...eskiden işaret parmağıyla huysuzlandırılıp havalandırılan toz zerreleri şimdilerde serçe parmağıyla okşanır oldu belli belirsiz...

sigarayı yak.dumanını seyret...yüksek tavana doğru nazlı gelinler gibi süzülüşünü sessizce seyre dal.orada çeyiziyle buluşuyor çünkü...kirli beyaz üstüne pembe eflatun çiçek bezemelerinin arasında yağ yeşili yapraklarla süslü işlemelerini buluyor...nakkaşın biri emanet bırakmış onları,sonra da unutmuş olmalı,keza yıllardır arayıp soran olmadı...

sigarayı söndür.külünü seyret...koyu yeşil cam küllüğün içinde tıpkı bir volkan patlaması ardından göğe salınıp da kimsenin bilmediği o krater gölünün üstüne kendini bırakan kurumuş dağılmış lav eskileri gibi...gölün dibinde harap bitap bekleyen en eski medeniyetlerin mirası çift minareli geniş kubbeli caminin yanındaki halim selim heneleri gör...gezginin biri bırakmış bu şehri oraya,ya da terk etmiş olmalı,keza yıllardır arayıp soran olmadı...


kalemi eline al...kalbi kurşundan olanı...kötü yürekli değildir aslında;uysal,ağır başlı,itaatkar...sen ne istersen o olacak...bir el çiz,bir güneş çiz,bir ağaç çiz,bir harf çiz...içini dışınla buluştur,çemberin çapını genişlet...o kadar da zor değil;isimleri düşün,yerleri...

eskiden böyle değildi,değil mi?sabunlu sudan minik balonlar,rüzgarla havalanan tül perdeden duvaklar,bozuk kaset bantlarından kurdeleler,renkli naylon torbalardan uçurtmalar yapılırdı bir zamanlar...gizli saklı hırsızlıklar kaldırıma seksek çizmek için tebeşir aşırmaktan ibaretti.hayret dolu bakışlar bakkal amcanın bilye dolu cam fanusunun içinde sıkışıp kaldı...eller okşayıp sevmeye çalışılan siyah civcivlerden bile küçüktü...

ama saksı hala aynı yerde...toz aynı yerde.

çiçeği sev...tozu okşa...

çiçekler sevilmekten,tozlar okşanmaktan hoşlanırlar çünkü...

23 Temmuz 2009 Perşembe

taşlar

geçen gün gittim denizin kıyısına oturdum...

oturduğum yerdeki irili ufaklı taşlara baktım...

o kadar güzeldiler ki onları tıpkı birer çiçek gibi,küçük birer kuş gibi sevdim...

sonra tıpkı evcilleştirilemeyen hayvanlar gibi "onları ait oldukları yere" bıraktım tekrar...

ama asıl mesele bu değil...

asıl mesele...

bir sırrı taşımanın ağırlığına ne zamana kadar karşı konulabilir?

beklemekten ne zaman vazgeçilir?

güvenin bitip kuşkunun başladığı yer neresidir?

sonunu bildiğin güzel romanlar daha kaç defa daha okunabilir?

sükunetin sakin kollarındansa tehlikenin cazibesine doğru küçük bir sıçrayış yeğ midir?

daha kaç adım atacağız?

asıl mesele yolun ne kadar sürdüğü değil, nereye doğru yöneldiği...




ama bunları o güzel taşlar bile cevaplayamadı...

sıcak bir gecenin köründe

......

kılarkkent:
*şuna baksana
*saşkljdkasjdsakl
*koptum
*koptum
*http://www.haberturk.com/haber.asp?id=160358&cat=200&dt=2009/07/23
*baslıgı oku
*yeter

chloé:
*muhahahaha
*bi saniye

kılarkkent:
*D:

chloé:
*ohhhahahahha
*hep beraber okuduk

kılarkkent:
*ahsuauhsuhauhshua
*yarıldım ya
*hanı derlerya
*buldugu her delige die
*o hesap
*salkdlkjaskdsa


chloé:
*evet öyle olmuş hakkaten
*pis adam
*o insanlar o damacanalardan su içiyor be
*puhahahahah

kılarkkent:
*böğğğğğğğğğğğğ

chloé:
*bundan sonra su getirenlere kapıyı açmıcam
*ya sapıksa
*bi de şey geyiği vardır ya
*restoran cafe bar tuvaletlerindeki beyaz renkli sıvı sabun meslesi
*ben bi ara çok takmıştım

kılarkkent:
*ahah
*elını yıkamıyormuydun

chloé:
*ıslak mendil taşıyordum yanımda

chloé:
*hala da taşırım da
*ama takıntım geçti

kılarkkent:
*ya ınsanlar
*kı ınsan diyemıom
*hayvanlar ya

chloé:
*evet
*ama yapıcak bişey yok

kılarkkent:
*var ya nası yok
*o adamı seyınden asacaksın
*bak nasıl duzelıo ortalık yavas yavas

chloé:
*vaka i vakvakiye
*puhahahahahah

chloé:
* bunu annem anlatmıştı
*kadının biri
*kocası bunu çok dövüyor , aldatıyor diye
*geceleyin napmış netmiş
*bayıltmış mı artık bilmiyorum
*adamın çükünü kesmiş
*sonra da ibret olsun diye camı açıp bağıra bağıra komşulara felan söyleyip
*elindekini de çatıya doğru atmış
*ama olayın sonrası daha komik


kılarkkent:
*asuhauhsuhauhshua
*kucukken
*dısımız cıkınca
*catıya atardık ya
*yenısı cabuk cıksın die

chloé:
*olay yerine polisler geliyorlar
*ve sanırım hani hemen bulursak belki tıbbi olarak bi yardımımız olur diye bahsi geçen et parçasını aramaya başlamışlar çatıda
*kameraman da yanına gelip sormuş:
*pardon memur bey ne arıyorsunuz?
*adam bi bakış atmış ki sorma

kılarkkent:
*sjkhsadjasjhdjasdkhjaskhds
*ahusuauhsuah
*nası solucek

chloé:
*ne söylese boş
*elde avuçta bişey kalmamış
*puhahahahahaha

kılarkkent:
*ashauuhsauhs
*eet
*mıllı servet gıtmıs

chloé:
*ama adam haketmiş

kılarkkent:
*eet
*asşlkjdşlksajd
*oyy
*ne kötü bı ceza

chloé:
*niye canım sen de şeylerinden ağaca asıcaktın ya demin
*pek farkı yok

kılarkkent:
*ya tamam
*ıkısıde aynı
*ama kötü ceza işte

chloé:
*evet
*medeni kanuna aykırı
*ceza kanununa da aykırı
*insan haklarına bile aykırı
*ama insanın "ooohhh,iyi olmuş şerefsize" diyesi geliyor gene de

kılarkkent:
*ya
*osmanlı usulu
*hadım edıcen
*oldurmucen
*olumden beter zaten

chloé:
*e tamam işte kadın da kocasını hadım etmiş

kılarkkent:
*ıyı etmıs

chloé:
*afferim
*sünnetçi teyze

kılarkkent:
*eet
*kökten temızlık

chloé:
*meğer sonradan teyze o yörenin kadınlarına yardıma gidiyomuş
*temizliğe
*puhahahaha

kılarkkent:
*auhsahushuauhsuah

chloé:
*ayhh neyse bırakalım terbiyesizliği
*yak bakalım şu sigaramı

kılarkkent:
*bız bı terbıyesızlık yapmadık zaten
*yakayım

chloé:
*püfffff

kılarkkent:
*ne püfflüon

chloé:
*tamam çocuuğum ateşi gözümün öününden alabilirsin kirpiklerim yanıcak

kılarkkent:
*tamam anne

chloé:
*annesinin sigarasını yakan çocuk
*obaaaa
*bundan süper kısa film senaryosu felan olur yahu
...........

6 Haziran 2009 Cumartesi

zeitgeist

- Bayanlar baylar!Uzun zamandır beklediğiniz gösteriyi en sonunda sizlere sunmaktan dolayı mutluluk ve gurur doluyuz. Sözü çok fazla uzatmadan kendisini takdim etmek istiyorum. Karşınızda Zamanın Ruhu!

Upuzun süren alkışlardan, nidalardan ve ıslıklardan sonra kısa bir sessizlik…havada da sabırsızlıkla dopdolu bir heyecan kokusu…

Salonun arkalarından bir ışıltı içinde minik beyaz bir kelebek, seyircilerin üzerinden hızlı kanat çırpışlarıyla sahneye doğru ilerledi.

Sükunet…sonsuz bir sükunet…

Sahnede hafif bir esintiyle biraz kül ve biraz da toza dönüşüp uçuşurken bir çift el ve bir çift ayak oldu, havada asılı kaldı.Belli belirsiz bir de yüz; göz çukurları karanlık, kirpikleri solgun, dudakları kıpırtısız, kaşları vakur…

-Hepiniz buraya hoş geldiniz. Bu akşam burada hoş bir sohbet ya da eşsiz bir senfoni dinlemeye gelenler aradıklarını bulamayacaklar. Söyleyeceklerim sizi sevindirmek ,eğlendirmek için değil, ne de üzmek ya da pişman etmek için. Ben yalnızca anlatacağım…

Ben Zamanın Ruhu’yum. Ben varolmam. Kapı gıcırtılarında, sevgilinin soluklarında, denizden esen rüzgarlarda, geceleri dolunayda içinizi sızlatan ben değilim. Ellerinizde tuttuğunuz kalemlerden çıkan, yeni açmış çiçeklerde kokan, çağlayanlarda su damlası olup akan da ben değilim.

Ben, “ben” değilim, ben “siz” değilim, ben “var “ değilim; ben yokum.

Bu bir aldatmaca değil, bu bir bulmaca değil,bu bir oyun değil, bu “olan”…

Siz insansınız. Varsınız ve ordasınız. Özgürsünüz ve mahkumsunuz. Yaşıyor ve ölüyorsunuz. Doğuyor, doğuruluyor ve doğuruyorsunuz. Büyüyor, ergenleşiyor ve yaşlanıyorsunuz.

İnanıyor ve vazgeçiyorsunuz; ama “inanılan” sizin değil. Değer veriyor ve değersizleştiriyorsunuz; ama “ değer” sizin değil. Var ediyor ve yok ediyorsunuz; ama “varlık” sizin değil. Mutluluğu unutanlarsınız, çünkü mutluluk sizin değil…

Gülüyor ve ağlıyorsunuz; ama gözyaşı sadece “su”dur. Seviyor ve sevişiyorsunuz; ama beden sadece “et”tir. Söylüyor ve dinliyorsunuz; ama söz sadece “suret”tir.

Sabahları “gün”e uyanıp gün batımlarında “gece”ye uyuyorsunuz; oysa ki “gizem” gecededir. Aydınlıklara yürüyüp karanlıklarda duruyorsunuz;oysa ki “yol” karanlıktadır. Suçlusunuz ve korkaksınız daha çok! Çünkü gökyüzü mavidir ve onu maviye siz boyamadınız.Alçaksınız ve küstahsınız!halbuki tarlalar dolusu çimenleri siz yeşertmediniz,yağmuru siz yağdırmadınız ve yıldızları siz parlatmadınız…

Her sabah güneş sıradan ihtişamıyla doğarken, karanlık odalarınızda onun ışıtmadığı renklere bakıyorsunuz. Altın sırmalı, sedef kakmalı aynalarda savaş boyalarınızla boyanıyor, aynaya soruyor, cevap bulmadan sokaklara akıyorsunuz. Yansımadır gördüğünüz o hayale bakarken, “gerçek” değil, “siz “değil!

Gizli saklı kasalarınızda, saklı paralarınızla saklı hayatlar yaşıyorsunuz. Bir başkasının bedenini isteyip, ona benzemeye çalışıyorsunuz. Bir başkasının sevgisini kıskanıp yuva kuruyor, yuva yıkıyorsunuz. Başkalarının maskelerini takıyor, başkalarının nefesini soluyorsunuz. Halbuki renksizleştiniz, olmayan renklerinizi daha da solduruyorsunuz!

Sizler! Varlık aleminin yüceleri! Dünyanın efendileri! Yeni dünyanıza yeni düzenler kurdunuz. Yeni düzeninizde düzensizlikten şikayet ediyorsunuz! merakınızla atom parçalandı,toprakları parselleyip paylaştınız; ama sevgi paylaşılamadı. Tekerleği keşfettiniz ve dünya çevrenizde dönmeye başladı; silahı keşfettiğinizde ise dünya sizinle ölmeye başladı…

Yaşamayı ne kadar da yanlış anladınız siz; ölmeyi ne kadar da yanlış anladınız!..

Bundan sonra boş yeredir dualarınız ve yakarışlarınız. Merhameti Tanrı’dan dilenmeyiniz; çünkü merhamet yok, Tanrı’nın olmadığı gibi… Ve benden teselli beklemeyiniz; çünkü ben yokum ve bu “an” yok!

Dedi ve sustu.

Önce;

Yüzü, sonra elleri, en son da çıplak beyaz ayakları ışıltılı bir küle dönüştü tekrar ve küller minik beyaz bir kelebek oldular. O, sahnenin üstüne doğru uçtukça uçtu ve eşsiz pırıltılar içinde, “var” olduğu gibi “yok” oldu.

Sonra;

Zaman durdu…

Ve;

Sükunet, sonsuz bir sükunet…

uykubozan

Ziyaretten eksik bırakır oldu gece Uyku Tanrısı;

Bir yanında ak düşler, bir yanında kara sanrısı,

Şiir dediğin bir çift kelam,sözsüzlerin sargısı

Eylemek hep bize düşer, dinleyene yargısı:

" Deliler ki; gözleri kör, dilden yana lal olurlar,

Akılda açık, fikirde seçik, ağuda bal olurlar...

Yolculuktur onlarınki, menzil arzın merkezi,

İndikçe iner derinlere, toprakta ateş, kor olurlar...

Dünya dönmekte devam, gece günü kovalar

Onlar ki, hayattan incelir, "düğüm"de "zar" olurlar...

Görmez sanma gözleri, içlerinde asl-ı hakikat,

Gelene "git!" gidene "kal!" demez, bilmeyene "zor" olurlar...

Çıplak çığlıkları havada, süzüldükçe süzülür de,

Ufukta çizgiye damlar, gökle sarhoş olurlar...

Testisi kırıktır, bade iseler eğer; toprak çeker de,

Renkte saydam, kokuda buruk, tatta mayhoş olurlar...

Nerde can, nerde canan, dünya yekününden kasavet?

Tebessüm nakıştır gözlerinde, sohbette dertsiz olurlar...

Salıncaktır "olan"la "gereken"in girdabı sonsuz kereler,

Varlığın hoş sedasında "yersiz yurtsuz" olurlar... "

Deyip duyurdu Uykubozan, mayadan çürük, bozuk vargısı,

Bir elinde mekan kılıcı, bir elinde tozlu zaman kargısı.

Söz suya yazılır, aklı selimlere kalır sorgusu,

Büyü göğe yazılır, gece söylenir Uykubozan türküsü...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

yalancısın sen.



bunun için seni cezalandırmam gerekiyor.bir lanet yolluyorum üzerine.



şimdi bak bakalım günlerin nasıl geçecek?

18 Mayıs 2009 Pazartesi

hayır işi yapıyorum...

bikaç GÜZEL şarkı...

http://www.youtube.com/watch?v=9iraoHE6JlY

http://www.youtube.com/watch?v=8srgfw7GDkM

http://www.youtube.com/watch?v=VBLDP0Etp3Y

http://www.youtube.com/watch?v=0ZilC3ldN84

ve bir GÜZEL kısa film...

http://www.facebook.com/home.php?ref=home#/video/video.php?v=70197120662&ref=mf

16 Mayıs 2009 Cumartesi

demokrasilerde saçmalıklar tükenmez

aşağıdakilerden hagisi bünyeye iyi gelir?

a)dağa bayıra karşı "ağzınıza sıçarım laaaaağnnn,s.kerim lan hepinizi amına koduum orospu çocukları, götveren ibneleeeerr" diye bağırmak.(burda amaç bağırmış olmak...)

b)kettle a su koyularak yapılan sütlü kahveyi yavaaaaşça lavabo giderinden kanalizasyonun derinliklerine göndermek,işlemi uyku gelinceye kadar tekrarlamak.(burda amaç israf etmiş olmak...)

c)kırtasiyeye gidip hepsi yarısı mor yarısı siyah olmak üzere 78 adet renkli dosya kağıdı alı p hepsini de 20 eşit parçaya bölü p,hep parçadan birer gemi yapı p,deniz kıyısına gidip hepsini suya indirip yüzmeye başladıkları anda da yakmak.(burda amaç alıkoymak...)

d)bir tabur dolusu çocukla dolu oyun parkına gidip oynayan çocukarın toplarını yakalayı p kesmek,uçurtma uçuranların uçurtmalarını kırmak,kaydıraktan kayanlara çelme takmak(burda amaç gıcık etmek...)

e)eline sert ve sağlam bir spatül alı p banyo karolarının arasındaki macunumsu yapıyı kazımak suretiyle çıkarmak(burda amaç fiziksel zarar vermek)


bir eksiklik var sanıyordum,görüyorum ki bi fazlalık var...
















keşke gözlerim görebilseydi...

10 Mayıs 2009 Pazar

sonradan bakıp da hatırlayayım diye...

"ama biz kedi değiliz ki; biz insanız!.."

21 Nisan 2009 Salı

üzüntü

bugün ağladım...


iş çıkışı kır kahvesine gittim...su sesiyle kendime geleyim diye.yanıma kitap,gazete hiçbişey almamışım...kahvedekilere rica ettim,"okuyacak bişiler lazım," dedim "lütfen...".heryeri tırım tırım arayıp iki üç tane kitap bulup getirdiler bana...güzel anlayışlı insanlar...kitapların hepsi de Manisa Tarzanı ile ilgiliydi...açtım okumaya başladım birini...

Manisa Tarzanı birgün bir arkadaşının yanına geliyor,üzgün,yüzünden düşen bin parça...gece kopan fırtına da kendi elleriyle dikip yetiştirdiği ağaçlardan bir kısmı köklerinden sökülmüşler...o da onları evladı gibi sevdiği için dert yanıyormuş..arkadaşı da "olsun be adam,yenilerini dikeriz" diye teselli etmek istemiş.bizim ki de sanki üzülen kendisi değilmiş gibi yanıtlamış:

"üzüntü dağın üzerine gelip oturan buluta benzer;çok durunca yağmur olur,kar olur,yerleşir kalır.başında üzüntüyü çok durdurmaya gelmez,adam sen de dikeriz tesellisi rüzgarı ile bulutu daha bulut halindeyken kovmak lazım!"

14 Nisan 2009 Salı

hayat

astarının dantelinden
saçının buklesine bi kadının
sonsuzlukta kaybolup
en yalın halinden bile
arınıp da ismin
bakan
ve hiçbir kuytu mecrayı
umursamazlık etmeyen
baktığı gibi hakkını veren
bir adam varmış...


astarının dantelinden
saçının buklesine
her solukta devinen
en yalın haliyle sevinen
ve hiçbir kuytu mecrasını
göz ardı ettirmeyen
baştan ayağa
seven ve gülümseyen
bi de kadın...


adam ölmüş...
kadın kalmış...

çünkü
erkekler genç ölürmüş
kadınlar genç yaşlanırmış...

5 Nisan 2009 Pazar

a kind of...

a kind of a paranoiac pain
is hidden in the shiny rain
i am up to be totally insane
and sick of this rusty chain

30 Mart 2009 Pazartesi

auroran arylian

kapıdan içeri girdiler.
adamın ellerinde şehvet ve arzu
kadının ellerinde soru işaretleri vardı.
adam elindeki şehvet ve arzuyla
sıyırıverdi kadının
tül gömleğini coşkuyla
öpmeye başladı ince belini ve
göbeğini kadının...

kadının elindeki soru işaretleri
yere düştüler,
dağılıverdiler...
allahtan pek de kırılgan değildiler.
başını hızla bir yana çevirerek
itiverdi güzel adamın
güzel başını geriye doğru...

eğildi,topladı yerdekileri...
avucunun içinde sımsıkı saklayarak
ilerledi boş odaya doğru...

hiç konuşmamışlardı zaten.
gerek de yoktu...

camın önünde karla beraber
ahşap parke üzerine düşen
en sessiz gece şarkıları...

kadın yaktı sigarayı bir ucundan
diğer ucundan da en derin
karanlık gibi içine çekti...
adamla değildi derdi
ne de başka adamlarla
ne dünya ileydi derdi
ne de varlıkla
ne devrime küsmüştü
ne de hoşgeldin demişti
yeni ve parlak şeylere
kendiyleydi derdi
kendiyleydi her zaman.
hatta öyle bir "her zaman" ki
anlamlar kayboluveriyordu
kendine döndüğünde bakışları.
ve zamanın ruhu hep satıyordu kendini
güzel yarınlar görürüz belki diye...


"ne var ki?!" dedi kadın kendine,
"işte güzel bir adam,
işte beyaz bir yatak!"
işte kırılmış ağzıyla bir şişe şarap
ve adamın güzel ellerinde
iki güzel cam kadeh!
"peki..." dedi kendine kadın,
"hadi!..." dedi dönüp de adama...


uzandılar boylu boyunca
soyundular boylu boyunca
ve asla sormadılar
kimiz ve nerdeyiz diye...

kadının titreyişleriyle
dalgalar kıpırdandı uzaklarda
adamın titreyişleriyle
topraklar dalgalandı ufukta
gece de yardım etti onlara
zembereğinden boşanıverdi...
kar da yağdı gecenin yanına usulca
ve ışık yoktu hiç
gerek de yoktu...


sonra,çok sonra
doğruldu kadın pencerenin yanında
eflatun bedeni seçiliyordu
belli belirsiz...
mutluluk ağını örmeyi bilmeyen
beceremeyen elleriyle
yaktı bir sigara daha
bir ucu dudağında hemen
diğer ucu yanıyor fizanda
dönüp baktı beyaz yatağa
ve kendi gözleri gördü
yorgun ve bilinçsiz bedenini
sakince uzanan...

adamınsa buldu
eskimiş ve hırpalanmış
ucu yanmış soru işaretlerini
yastığın altında
güzel elleri...

28 Mart 2009 Cumartesi

yatak

yatakta boylu boyunca uzanan çıplak kollar ve bacakların arasından hafiften kinayeli,şakayla karışık ses tonuyla kendini duyurdu kadın:
- şimdi sen benim erkeğim misin?

adam ise biraz daha düşünceliydi sanki ve olup bitenlerin hesabını tutmasa da bu yataktan bir aşk çıkmayacağını çoktan sezmişti...mağrur ve ciddi,yağmur serinliğinde ses tonuyla duyurdu kendini:
- sen benim kadınım mıydın ki?


odanın sıcak ahşap duvarlarına düşen sessizlikle beraber dünya dondu...camlarda kuş sesleri öldüler...çünkü kadın o anda anladı dünyanın efendisi olmadığını ve bu yataktan bir aşk çıkmayacağını...

19 Mart 2009 Perşembe

sade

çıktık gecenin bi vakti bira aldık benzinlikten.
evin önüne geldik ama arabadan inmedik...
başladık konuşmaya...


eski aşklar...
hatalar...
yanlış tercihler...
gemileri yakmalar...
pişman olmalar...
geriye dönemeyişler...
dönmek istemeyişler...
şans...
adalet...
değer vermek...
değer görmek...
değer görememek...
kör olmak...
sağır olmak...
istemek...
ulaşamamak...
geç kalmak...
niyeti bozmak...
oluruna bırakmak...
oluruma bırakamamak...
aramak...
bulamamak...
ve az sonra
havanın aydınlanması...
üzerine...
konuştuk durduk...


ama asıl mesele bu değildi...
asıl mesele,
hayatın sadeliğini her seferinde kaçırmamız
ya da hadi dürüst olalım;
hayatın sadeliğini görmezden gelişimizdi...
ama bunun üzerine konuşmamız ne kadar da yersizdi...
konuştukça kelimeler kirleniyordu
ve biz bunu farkedemiyorduk...
neden sadece radyoyu dinleyip
yağan karı seyredemiyorduk?
biz kendimizi ne sanıyorduk?
nasıl oluyor da kendimize hükmedemezken daha,
hayata ahkam kesiyorduk.
halbuki bir çift cahiliz hala...


ve biz konuştukça
kirleniyor dünya...

18 Mart 2009 Çarşamba

çilek var krema yok

masaya oturdum,saat yarım olmuş...
meraba,meraba...
ya sizler nasılsınız,afiyettesiniz inşallah...
oh oh ne güzel...




çilek göz kırptı...
bakmaya doyamadım...
tek başına,tüm cazibesiyle
seni bekledim,dedi...
beklemesine şaşırdım...
hadi al artık, al beni dedi...
aldım yedim...
tadına doyamadım...





ama ne var ki...
sevgili çileğim,
yetmedi kokun bana...
mutlu etmeye yetemedin...
masumsun sen...
kabahat benim...
öğrenemedim hala hangi yoldan yürüneceğini...

12 Mart 2009 Perşembe

one.night.stand.

when you get quiet and sober,
it!s all done, the nigth is over...
be sure that you should remember:
men have never been so much clever
to get the things easy and better...

9 Mart 2009 Pazartesi

hiç anlayamadığım şeyler de oluyor bazen...







ama sadece bazen...

2 Mart 2009 Pazartesi

tanrıya ithafen...

o beni dinlemez
ben de onu...
yine de onun şımarık evladı gibiyim...
ama o benim
sevecen babam gibi değil...
kalbimi gören dostum gibi de değil
tellerin dikenini gösteren
kılavuzum gibi
hiç değil...
ilgisiz tanrım gibi o benim...
olması gerektiği gibi...
olduğu gibi...

olmadığı gibi...

kadınsıerkeksişeyler

herkes,
sutyen kopçasını
"kadın"a ait zanneder...
sanıldığının aksine,
bana erkekleri hatırlatıyor...


iki parçalıdır mesela,
sürekli biraraya getirmeye uğraşırız...
gelmezler...


kancalıdır mesela,
takıldığı yerden çıkarmak için
topyekun soyunmak gerekir...
serttir mesela,
elinizi, teninizi acıtır kimi zaman...
çoğu zaman
olması gerektiği yerde olmaz...
takılı durması gerektiği yerde
açılır
başınızı derde sokar,
açılması gerektiği yerde
inat eder,
başlı başına bela olur...


sanıldığının aksine
erkekleri hatırlatır bana...

tıpkı...
bir kuş tüyünün
yanağınıza değişi kadar hafif,
zorlamasız,
ama acımasız
cama vuran
ve
tuzla buz eden
bir balyozun
kadınsılığı,
"kadın"ı hatırlatması gibi...

ama..
ikisi de gereklidir hayatta...
bir takım işler
yolunda gitsin diye
onlara alıştık artık diye
sutyen kopçası da
cama vuran balyoz da...
gereklidir...

aralık

bütün sevişmelerimi yatağa yolladım.
teri ,dokunuşları,bakışları,solukları...
mavi çimenlerin üstüne uzanacağım.
gözlerimi kapatacağım.
şarabı toprağa vereceğim,
dumanı kalbime...

bir tül gibi hafif
çiğ düşecek yüzüme.
ellerimi okşayacak...

erkek olmasın,kadın olmasın,
didişmeler olmasın.
açılsın kara kaplı defterim
satırlar boşlukta oynasın...

gece kendini bana verecek az sonra.
bir olacağım onunla,
hiç olacağız birlikte...
fısıltılar gelecekler bize,
aldırmayacağız,
birbirimize bile...
kör olacağız ikimiz de.
umursamaz,
umarsız...
akıp gideceğiz....


işte bunlar olacak birazdan...
olacak...

oldu...

26 Şubat 2009 Perşembe

çoksüperuzunentry ya da bir otobüs yolculuğu ve zeka geriliği üzerine

bu,çok önceden yazılmış ancak paylaşıma açılmamış bir yazıdır.

"
ETERNAL SUNSHİNE OF MY SPOTTLESS MİND

12 ocak 2009
saat:18:28


şimdi...önce tarihi attım ve yılın ilk 2009 tarihli tarihini attığımı farkettim.biz küçükken defterimize o günün tarihini atardık;Aralık'ın son günleri çok heyecanlı olurdu:artık tarih atarken rakamlar değişcek diye...

neyse işte...sonra da saati yazdım.şu anda 18:30..demekki şu iki cümleyi 2 dakikada ancak yazmışım...bide kendimi hızlı yazar zannederdim..peah,içim çürümüş benim.

şu anda otobüsteyim.izmirden bursaya yolculuk.iyi yolculular bakalım.

az önce kendimi tutamayıp yazmak zorunda hissettiğim bişey oldu.daha demincek otobüs(sevgili kamil koç-bu arada karnım acaip acıktı,bir an önce servis yapmaya başlasalar da bari bi kek felan kemirsem; midemden garip sesler gelmeye başladı) shell istasyonunda durdu. shell demişken: ben küçükken,daha ingilizce bilmez iken, shell ne demek diye merak ederdim.(host da pek kibarmış)
halbuki orda eşşek kadar deniz kabuğu resmi var!işte onu akıl edemezdim.küçükken de pek salakmışım, onu da anladım şu anda.

sürekli konuyu dağıtıyorum.ama ne yapayım işte ben böyleyim.

neyse benzin istasyonunda durduk,otobüs benzin alsın diye.bekliyoruz işte kapılar açık.dışardan bir müzik sesi geliyor ama nasıl!yoldan geçen de duyuyordur,volume tavan yapmış.çalan da lorena mckennit ya da sarah brightman.(yazının ilerleyen bölümlerinde bu şahısları L.M ve S.B diye yazıcam.)

şimdi mevzu şu: benzin istasyonunda niye L.M veya S.B çalar ki? acaip değil mi bu?hayır yani ikisini de severim ama yine de garip.benzinlikte!

acaba dedim bu M.E.B ve karayollarının aldığı bir ortak karar mı?hani oraya gelen ailelerin çocukları dinlesin de kültürlensinler diye mi?öyle bir moda var ya şimdilerde;hamileyken klasik müzik felan dinleyince çocuk daha mı zeki oluyormuş ne? fıs.bi kere senin geninde yoksa isterse opera salonunda doğur çocuğu; yoksa yoktur yani,zorlama. neyse işte dedim, böyle bi uygulama mı var acep?hayır yani o çocuğa bi faydası olmaz onun,o yüzden diyorum.bütün gün evde kavga kıyamet,küfür gırla gitsin, okulda öğretmenden işitmediği azar, yemediği dayak kalmasın; sonra gelsin benzinlikteki üç buçuk dakkalık benzin molasında kültürlensin çocuk! ooldu! ayrıca böyle bişey olsa bile o olanaktan sadece babasının arabası olanlar ya da çok şık şehirler arası otobüs seyahati yapanlar faydalanabilir.(18:44 olmuş saat)bu bence çok feci bir ayrımcılıktır.olmamalı böyle şeyler.

o ihtimali eleyip daha az saçma olan ama gene de saçma olan şu ihtimale ilerliyorum: shell kurumsal olarak istasyonlarda L.M veya S.B yayını yapıyor! mesela çalışanların motivasyonu için.ama böyle motivasyon mu olur lan?!adam zaten bütün gün ayakta,soğuktan götündeki bok bile donmuş;L.M veya S.B dinleyecek,motive olacak...bak bak bak...yemezlerrrrrr.

diğer bir ihtimal olan şuna geldi sıra: istasyonun sahibi çok müstesna bi kişilik!(istasyon-müstesna ahengine dikkat!)seviyor da L.M veya S.B' nı,çalıyor da çalıyor! ama bu da bir bencilliktir, di mi?kendi keyfini yaşıycan diye insanlara niye eziyet ediyorsun?ha L.M veya S.B dinlemek eziyet midir?asla.özellikle L.M'dan marco polo dinlemeye bayılırım; ama evde battaniyenin altında kitap okurken veya yazı yazarken felan.ben de soğuktan donsam, içimi de dışımı da ısıtıcak, böyle kıpırtılı,hoppala şarkı dinlemek isterim,yalan yok. benim orda akşam vakti karnım acıkmış,soğuktan beyin hücrelerim fonksiyonlarını yitirmiş, yüzüm kırışmış,s.kim büzüşmüş vs.;sen gel bana kendi keyfin için L.M veya S.B dinlet!valla ben olsam o istasyon sahibini vururum,bi an bile düşünmem, düşünmek istemem bile.

ama işte ekmek parası napıcaksın.insan nelere katlanıyor...

bu arada izmir metro istasyonlarında da hep klasik müzik yayını yapılıyor onu hatırladım şimdi.ama o bu kadar garip değil... ya da garip ama en azından volume bu kadar yüksek değil (istemeyince duymayabiliyosun) ve de ayrıca metro istasyonları benzin istayonları kadar soğuk da değil.bunları yazarken metro istasyonları ile benzin istasyonlarını iradesiz bi şekilde karşılaştırdığımı farkettim.ama bu karşılaştırmadan bir faydalı sonuç çıkartılabilir ki o da şu: metro istasyonları benzin istasyonlarına göre daha yaşanılası yerler.misal,bir gece sokakta kaldın,izmir'de,kalacak yerin yok,paran da yok;benzin istasyonu yerine metro istasyonuna git derim ben.tabi kovalamazlarsa.

işte yaşadığım garip olay buydu.saat olmuş 18:58.yarım saatte ancak bu kadar yazabilmişim demekki.bildiğin yavaşım lan.

şimdi defteri kapatıcam.ama sonra gene açabilirim.bugün acaip yazasım var.neden?çünkü dün taylan bana oruç aruoba nın kitabını verdi.yatmadan önce iki sayfa felan okudum.ama yetti de arttı bile teşvik etmeye tekrar yazmak için.gerçi böyle bi saçmalıkla yazmaya başlamayı ben de istemezdim ama olsun...

o halde şu bilgileri de verelim:

reading to:oruç aruoba/ile
radikal/12.01.09
penguen/bu haftaki
biraz ondan biraz bundan okuyorum şu an.

listening to:otobüsün radyosu.trt fm olabilir.

evet mp3 dinleyemiyorum,çünkü mp3 playerım yok.çünkü kendime almak yerine buraka almıştım mp3 player.yani eski sevgilime.niye kendime almadım?çünkü 1 tane mp3 player alacak kadar param vardı,ben de ona aldım.hediye...ben eskiden gerçek bir gerizekalıymışım lan!yazının başından beri üçüncü kere bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım be.ne acı dimi?üstelik sadece küçüken değilmişim.birkaç ay öncesine kadar öyleymişim.valla üzülüyorum eski hallerimi düşündükçe.haa, şimdi öyle miyim?hayır.artık ayaklarım yere basıyor.

sieeeeeeeeee.ayakları yere basıyormuş!bak hele,hele hele!aradan zaman geçince şu hallerini hatırlayıp aynı şeyleri düşünmeyecek misin?demekki gerizekalılık ömür boyu peşimizi bırakmayacak bi olgu.demin de dediğim gibi doğuştan olabilir.bak o kadar L.M dinledin,S.B dinledin,daha nicelerini dinledin.ama kafa hala aynı kafa.

ama burda şöyle bir tezatlık oldu.hem gerizekalı olup hem de doğru tespitlerde bulunabiliyorum.peki bu bir ironi midir?gerizekalılık a priori midir?deniz kabuğu logosu adeta kendi başına bir monad mıdır?yoksa "shell" şeklinde yazılarak international language olan ingilizce vasıtasıyla toplumdan topluma kültürden kültüre aktarılan hem uzamsal hemde zamanal gerçekliği olan bir imge midir?bunların hiçbiri felsefenin soruları değildir ancak ve ancak yine de beynimi kurcalayan sorulardır.


bu arada bu yazıya "eternal sunshine of 'my' spottles mind" ismini koymaya karar verdim.bir baka deyişle "çük kadar kiri pasağı olmayan bomboş zihinimin engin günışığı"! işte beynimi gördünüz,az önce koridorlarında gezindiniz.nasıl ama ışıl ışıl değil mi(sunshine)?

bi de deminden beri kendimi ne kadar aşağıladığımı farkettim.yapmamak lazım.bi insan evladı kendi kendinin üstüne bu kadar gitmemeli.aslında kendimim de severim ama.du bakalım,daha neler görücez?

bu arada saat 19:25 ve sıcaklık 4 santigrat derece.ve şoför amca otobüsün tüm ışıklarını kapattı.bi tek benimki açık.etrafımdaki insanlar birazdan söylenmeye başlarlar ya da rahatsız olurlar diye çekinmekten kendimi alamıyorum.o yüzden birazdan kalemi bırakıcam.bu arada otobüslerde film izlemeyi yasaklamış ulaştırma bakanlığı.ben onun gibi ulaştırma bakanının ta a.q zaten!film yok,insanlar rahatsız olcak diye ışığı da kapatıcaz,ışıksız okuyamam da yazamam da.dışarıyı izlerim dicem,karanlık.neyse uyurum belki.demin de hosta laf soktum istemeden...şöyle:
ben:film izlicek miyiz ya?
host:yok yasak o.
ben:(dumur)nası yani?
host:ulaştırma bakanlığı yasakladı,7 aydır izlenmiyor.
ben:oha(içimden)
host:bu koltukların arkasına kulaklık,aksam felan takılacak,ondan sonra izlenebilecek.
ben: evet ama hala takılmamış!(ukala bakış)
host:haydeee(içinden)evet takılmadı(dışından)
ben:iyipekitamam.hımpff..

hostun ne suçu var?sersem gökçen,kırdın gencecik çocuğun kalbini...




şimdi kalemi bırakıyorum.ama sonra kaldığım yerden devam edicem.yazarım yani.

öperim.

hem yazarım hem öperim.

:):) "

demişim ve uyuyakalmışım.

bu hikaye de burda biter.




23 Şubat 2009 Pazartesi

az sonra çoksüperuzun bi entry giricem,allaaam çok heyecanlıyım yaw...hazırmısınız?:D

ama daha değil,önce format...

22 Şubat 2009 Pazar

saç

canım bişeyler yazmak istemiyor.yani uff pardon..

canım birşeyler yazmka istiyor ama zevzekleşmek istemiyor...

aslında o da diil de...

canım bişiler yazmak istiyor ama ne karamsar olsun ne de laçka olsun...

yazmak istediklerimi yazabileyim ama klişeşerden tepet geçeyim istiyorum..

ama aynı zamanda da içimden ne geliyorsa yazmış olayım ve hani bir bakışta samimiyeti görürsün ya öyle olsun,ama çok da basit olmasın...

yüzeyden konuşsun ama derine dokunsun..

toplumsal mesaj vermesin ama apolitik gençlik kokusu da sinmesin...

hangi şarkıyı dinlediğimi kimse bilmesin ama okuyunca anlasın...

hangi kitabı okuduğumu kimse bilmesin ama bir kişi sezsin.sadece bir kişi...

aklımda ne olduğunu kimse bilmesin ama ihtimaller üzerine fikir üretilebilsin...

hem yalnız olsun yadığım hem de kalabalıktan dolup taşsın...

hem eğlensin kendince hem hüzünlensin...







"eeeeeeeeeeeeeehhh bu ne be!

hem şoför arkası hem cam kenarı hem ferah hem bayan yanı der gibi oldu.

yazacaksan yaz kardeşim zorlama bizi!"

dediğinizi duyar gibiyim.



peki o zaman.


saçlarımı kestirdim bugün.çok da güzel oldu.

20 Şubat 2009 Cuma

"neyin var gökçen?" diye sordum kendime,"yok bişey!!" dedi.











kaltağa bak hele benimle inatlaşıyor!!!

19 Şubat 2009 Perşembe

...

dedim ki:
- bugüne kadar yaptığın en anlamlı şey neydi?
dedi ki:
-karıncaları ezmemek...




















sonra yüzüne baktım,sükunet içindeydi...ve ben bakmaya doyamamanın ne olduğunu öğrendim...

13 Şubat 2009 Cuma

hiç

hiçbir şey bilmemek ve dünyanın en özgür insanı olmak istiyorum.hiç kimse de olmasın mümkünse yanımda,sadece bulutlar...

11 Şubat 2009 Çarşamba

ayrıksı

seninle ben,

ayrık kümeler gibiyiz...

aşkımızı kendi içimizde kümelemekten,

kesişemedik bir türlü...

9 Şubat 2009 Pazartesi

az bekle,geliyorum.

15 Ocak 2009 Perşembe

ok

dedi ki bana:

"bence söz ok gibidir.ağızdan çıktığı gibi gideceği yeri bulur.geri döndüremezsin,eğemezsin bükemezsin.çok düşünüceksin bişeyler söylemeden önce.yayı çok, çok gericeksin ama gerekmezse oku serbest bırakmayacaksın.çünkü bıraktığın anda yönünü bulur,hedefini bulur, deler geçer,yaralar,parçalar.
hedefini bulamazsa bile biryerlere çarpar.
ama her halükarda ya sende ya da etrafta iz bırakır.o izi silemezsin."

bi kere de başkası demişti ki:

"söz söylemek cinayetten farksız.çünkü ölenler sadece bedenlerimiz değilse,sözlerle hayatlar dağılıyorsa,inciniyorsan,açtığı yarayı saramıyorsan,kopuyorsan,gidip de geri gelemiyorsan,bunun adam öldürmekten ne farkı var?"

sözleri çıkmaz sokaklara sokmamalı demekki.sözün sorumluluğu kurşun kadar ağır çünkü...ve yazık ki bize zeminimiz buz gibi; soğuk ve kaygan...

12 Ocak 2009 Pazartesi

küçük kara deliğin ilahi eli

yanımda annem varmış.güya iki katlı bi evimiz varmış da alt kattaki büyük salonda oturuyormuşuz.ya da burası bizim burhaniyedeki eski yazlık da olabilir,bilemiyorum.evin önünde uçsuz bucaksız bie çimenlik var.aslında uçsuz değil çünkü manzaranın sonlarına doğru bir göl ve karşı kıyıda belli belirsiz dağlar var.görüntü aynen o trt 2 deki çocukluğumun ressamı bob bilmemne nin 3 dakkada boyayıverdiği tablolarına benziyor.

annemle çocukluğum ve evliliğin zorlukları üzerine konuşurken bir yandan da sütlü kahvelerimizi yudumluyoruz.pencereler yere kadar iniyor ve hiçbir pencere açık olmamasına rağmen burnuma taze toprak kokusu geliyor.

annemi hem büyük bir ciddiyetle hem de aldırmazlıkla dinlerken karşı kıyıdaki dağların üzerinde minik bir ışıltı bir an görünüp hemen kayboluyor.ses çıkarmadan annemi dinliyorum ve o da hiç farkında değil ışıltıya baktığımın.sonra bir ses geliyor.ben bazen elektriğin sesini duyarım,ya da radyo dalgası.orasını bilemem ama televizyon ya da radyo ya da onun gibi bişey çalıştığında kulağımda inceden,çok inceden tiz bir ses duyuyorum,ondan bahsediyorum.annemi dinlerken kulağıma bu ses geliyor.sanki az önceki müstesna manzara hayatımızı dertsiz tasasız burda geçirmek isteyeceğiyle dopdolu hem naif hem küstah halimizden eser kalmıyor şimdi.annem bana bakıyor ve çok ciddi birşeylerin olacağını önceden anlamış ya da yüzümdeki garipliği okumuş gibi."bilmiyorum ama şu dağların orda demin..." derken gökyüzünde kaynağı yine aynı yer olan dağların üst tarafında az öncekinin trilyon katı şiddetinde bir ışık beliriyor ve aynı anda da bir güç kalkanı şeklinde olduğumuz yere doğru yaklaşmaya başlıyor.annemin üstüne atılmadan önceki bir iki saniye içinde atmosferi saran bu dalganın gölün üzerinden gelirken suları da metrelerce kabarttığını görüyorum.annemi hemen aşşağıya doğru çekiyorum ve masanın altına sıkıştırıyorum."sakın burdan çıkma,birazdan camlar patlayacak.masanın altından sakın çıkma!" derken ekinin yanımızda olmadığını farkedip üst kat mervinlerine doğru koşuyorum.odaya girdiğimde ekinin melekler gibi uyuduğunu görüyorum ve nedense bir yandan da uyandırmamaya çalışarak kucağıma alıp hemen yere eğiliyorum.odada altına saklanılacak tek şey yatak ve yatağın altı o kadar alçak ki sadece ekin girebilir.ekini hızla yatağın altına sokuyorum ve bir yandan da yatağın kenarından onu kucaklamaya devam ediyorum.çünkü az sonra herşey yerle bir olacak ve onu kaybetmemem lazım.bu arada ekin uyanıyor ve korkmuyor bile ve onun korkmayışı beni korkuturken göldengelen ve üzerimize inecek olan suyu düşünüyorum.eğer camlar patlarsa bütün su içeri girecek ve alt kat komple yere kadar cam!hemen ekini yatağın altından çıkarıp merdivenlerden aşağı koşuyorum.annem masanın altında,başı ellerinin arasında.annemi ordan çıkarıp kucaklıyorum.sadece kucaklıyorum,çünkü tekrar yukarı çıkmaya vakit kalmadı.çünkü ışın dalgası evin hududuna gelmiş durumda ve şimdi herşey biticek ve biz üçümüz de öleceğiz.bu hisle annem ve ekin kucağımda beklerken katilininin yüzünü görmek isteyen kurbanlar gibi dışarıya son bir kez bakıyorum. ve baktığım anda herşey donuyor.dalga da geldiği hızla geldiği yere geri dönüyor.hatta gelişinden daha hızlı.adeta bir kara delik dağların üzerinde peyda oluyor ve benim o anda nükleer patlama olduğuna karar verdiğim afete sebebiyet veren şey her ne ise onu içine çekiyor ve son bir minik ışıltıyla kayboluyor.elimin altında tireyen annemi ve kardeşimi yavaşça bırakıyorum veşimdi nefes alıyorum.aradan bir süre geçiyor.saniyeler mi yoksa saatler mi bilemiyorum.dışarıya çıktığımda heryüzü varlığına hiç inanmadığım ilahi bir el tarafından yıkanıp temizlenmiş gibi.renkler hiç olmadıkları kadar canlı ve her yer ışıl ışıl parlıyor.adeta havada peri tozları uçuşuyor ve toprağın kokusu artık daha da taze...


bilinçaltımın hangi labirentine ne sıkıştğını anlamakta güçlük çekiyorum sabah uyandığımda.ve annem çok sevgili fantastik rüyamı dinlerken bana kıvrak kahkalarla karşılık veriyor.bense bir rüyadan bir film yapılabileceğine olan keskin inancımla günüme devam ediyorum.

8 Ocak 2009 Perşembe

bi adam bi de kadın

adam,yaklaşık kırkbeş dakikadır durakta bekliyordu.artık yetişeceği yere çoktan geç kalmış olmanın verdiği rahatlıkla sürekli saatine bakmaktan vazgeçmişti.ama havanın dondurucu soğuğu otobüsün bir an önce gelmesini giderek daha da fazla istemesine neden oluyordu."umarım ayakta kalmam." diyordu kendi kendine,keza otobüsteki havasızlık ve yaşlı teyzelerin çenesi midesini bulandırıyordu.

nihayet beklenen otobüs geldiğinde,kimseye karşı saygısız görünmemek için birkaç saniyelik üşümeyi daha göze aldı ve duraktakilere sıra verdi ve sonra otobüse adımını attı.
cebinde buruşan biletini çıkarıp sabırsız şoförün kızgın bakışlarına aldırmadan yavaşça ve itinayla düzeltip kutuya attı.sonra şoföre kısa bir bakış atıp yapay bir şekilde gülümsedi ve hemen bakışlarını geri alıp koridorda ilerlemeye başladı.

arkalarda birkaç boş koltuk vardı ama otobüse binerken sırasını verdiği üç bayan ve bir çocuk,iki tane de yaşlı adam boşlukları doldurdular.bu durumda yapılacak iki şey vardı:yolculuğa ayakta devam etmek veya şu ilerdeki kadının yanına oturmak.çok düşünmedi,gitti oturdu.

oturur oturmaz burnuna gelen hafif çiçek kokusu o gün gerçekleşen ilk güzel şeydi.hiç bir irade gösteremeden istemsiz bir şekilde kadına baktı.adam, kadını,belli etmemeye çalışarak, ama pek de başarılı olamadan,kısa,kesik bakışlarla süzmeye başladı.sıradan bir kadındı işte.genç sayılırdı.hatta oldukça genç görünüyordu.ne ağzının ne burnunun ne kaşının ne gözünün teke tek bakıldığında ayırt edici birer özelliği yok gibiydi.ancak yüzünde herkesinkinden farklı biraz masum biraz muzip,biraz hüzünlü biraz da keyifli bir ifade vardı.ya da bu hisler yüzünde hızla yer değiştiriyordu sanki ve hepsinin aynı anda yaşıyormuş gibi görünmesine yol açıyordu.ama adam için en baskın hissiyat kadının yüzünün tanıdık olduğu idi:biryerlerde tanışmış olabilirler miydi?

tüm bunlar aklından geçerken saniyeler de geçiyordu.adam kadını rahatsız etmiş olabileceğini düşünerek bakışlarını diğer tarafa doğru çevirdi.yanlış anlaşılmalara mahal vermek hayatta çok çekindiği durumlardan biriydi.başka şeyler düşünmeye başladı. ama çiçek kokusu ruhunu zaptediyordu.


birkaç dakika boyunca iradesiyle böyle cebelleşti..sonra nerden geldiği belli olmayan bir cesaretle, hem tedirgin hem de istekle, kadının kolunu tutarak:

-afedersiniz,sizi bir yerden tanıyor muyum acaba ?
-bilmiyorum.tanıyor musunuz?

kadın adamın kendisinden hiç beklemediği bir sıcaklıkla elini tutuvermişti.kadının bu sıcak karşılamasına nasıl karşılık vereceğini bilemeden,aklını da biraz daha hızlı çalıştırmaya uğraştı ve komik olmaya karar verdi:

-otobüste yanınıza oturan yabancı adamların elini tutmak alışkanlığınız mıdır?
-hayır.
-o zaman ben ayrıcalıklıyım galiba.
-hayır.

kadın hem ciddi hem de içten cevap veriyordu.adamdaysa sözler birden tükenivermişti.tıpkı uzun inatlaşmalardan sonra taraflardan biri "peki." deyiverince karşı tarafın sözsüz kalıvermesi gibi.

kadın hafifçe gülümsedi,adamın ızdırabına son vermeye karar verdi.sözleri adamı üzecek bile olsa saklamadı.

-siz benim için hiç de ayrıcalıklı değilsiniz;ayrıcalıklı olan şey yaşadığımız şu an.siz ise bu ayrıcalıklı anı yaşadığınız için belki sadece şanslı olabilirsiniz.

adam hiçbirşey söylemedi.kadın da başka birşey söylemedi.sedece birbirlerinin gözlerinin içine baktılar bir süre...sonra ikisi de gözlerinin kaçırdı.ama elleri birlikte kaldı.


ta ki kadın otobüsten inene kadar...adamsa artık boşalan otobüste tek başına kalana kadar...